Google
Image Hosted by ImageShack.us
Ziyaretçi Defterini Oku= = = = Ziyaretçi Defterine Yaz

Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us
{{ KATEGORİLERİM }}
{{ DOST BLOGLAR }}
Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us
MySpace Layouts

{{ Şehr-i Ramazan }}
Image Hosted by ImageShack.us
{{ KABİRDEN MEKTUP }}
Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us
{{ BANNERİM }}

{{ CBOX }}

Image Hosted by ImageShack.us
KABENURU
Image Hosted by ImageShack.us




25/3/2007 - Hükmedenlerin sınıflandırılması

Kategori: muhakeme

 

Hükmedenlerin sınıflandırılması

 

 

Bu konu ile ilgili olarak, alimlerin görüşlerine baktığımızda hakimler (durumlarına göre) dört kısımdır.

1 - Her zaman Allah'ın şeriatiyle hükmeden, bu hükümleri tam olarak uygulayan ve hiçbir konuda İslam şeriatının dışına çıkmayan hakim.
2 - Her zaman Allah'ın şeriatıyla hükmeden, ancak bazı konularda yanlış içtihadından dolayı hataya düşen hakim.
3 - Her zaman Allah'ın şeriatıyla hükmetmesine rağmen, bazı meselelerde nefsine ve hevasına uyduğu için, Allah'ın hükmünü tatbik etmeyen hakim.
4  -  Allah'ın şeriatıyla hükmetmeyen hakim.

Dördüncü grup hakimler de iki kısımdır:

a ) Allah'ın şeriatından olmayan  hükümleri; “bunlar Allah'ın şeriatıdır” diye uygulayan  hakim.
b ) Tatbik ettiği hükümlerin İslam olmadığını, beşeri ve nefsi olduğunu itiraf eden hakim.

Alimlere göre, bu hakimlerin İslam'a göre hükümleri şöyledir.

1 - Birinci gruptaki hakimlerin müslüman olduğu üzerinde hiçbir ihtilaf yoktur, olamaz da...
2 - İkinci gruptaki hakimler ittifakla müslümandır. Ancak hatalı içtihad yaptığı için bir ecir alır.
Yalnız burada şu şartlar sözkonusudur: İçtihadı, usulde ve herkesin bilmesi gereken dini meselelerde değil, fer'i meselelerde olmalı, ayrıca bu konuda yeterli araştırmayı yapıp iyi düşünmelidir.Bu şartlara uymaksızın bir hüküm verirse kafir olur.
3 - Üçüncü gruba dahil olan hakimlere gelince; Sahabe sözlerinin çoğu bu gibi hakimler hakkındadır. Bu kimseler hakkında; Heva ve hevesine uyarak bir meselede uygulanması gereken Allah'ın asıl hükmünü uygulamayıp meseleyi saptırarak başka hüküm veren hakim  kafirdir, fakat bu küfür onu İslam milletinden çıkarmaz demişlerdir. Ehli sünnete göre bu gruptaki hakimler  kafir değildirler, asi ve günahkardırlar.

       Selefin (sahabeler ve ona bağlı olan alimlerin) (r.anhum) sözlerini dikkatle inceleyen, selefin,  muayyen (belli olmuş olan) bir meselede Allah'ın hükmünü tatbik etmeyen kişiyi sözlerine muhatap kıldıklarını görür. Bu meselede Allah'ın hükmünü değiştirmek değil uygulamamak sözkonusudur. Yani; meseleyi saptırarak esas meseleye Allah'ın hükmünü uygulamayıp, uydurduğu meseleye İslamın hükmünü uyguluyor. Selefin tüm sözleri de bu durumdaki bir hakimin İslam milletinden çıkmayacağı hakkındadır.
       Yalnız dikkat edilmesi gereken husus şudur; burada hakim Allah'ın hükmünü değiştirmiyor, sadece olaya tatbik etmiyor. Yoksa heva ve hevesinden kaynaklanan beşeri birtakım kanunları hayat nizamı olarak toplum hayatına tatbik eden bir hakimden, İslam devleti yıkılıncaya kadar  hiç söz edilmemiştir.
       Ancak; hakimin heva ve hevesine uyup, olmuş olan bir meseleyi, olmamış gibi göstererek ya da başka bir şekilde olduğunu söyleyerek saptırmasına ve bu suretle, asıl meseleye Allah'ın hükmünü uygulamamasına rastlamak mümkündür.
       Örneğin; bir hırsızlık hadisesini ele alalım. Burada hakim Allah'ın hükmünü değiştirip «Hırsızlığın cezası şu değil bu» demiyor, yalnızca suçluyu kayırarak, onun hırsızlık değil hile yaptığına hükmediyor ve hilekarın İslamdaki cezasını uyguluyor. Veya delilleri yetersiz gördüğünü söyleyerek bu olayın hırsızlık olmadığını belirtiyor. Oysa hakim suçlunun hırsızlık yaptığının farkındadır ve gereken şeri cezayı vermesi gerekmektedir. 
       Dikkat edilirse hakim  bu meselede yeni bir ölçü getirmiyor ve Allah'ın hükmüne muhalif yeni bir hüküm vermiyor. Buna rağmen İslam milletinden çıkmaması için bazı şartlar gerekmektedir.
İşte alimlerin bu konudaki sözleri:

Kurtubi şöyle diyor:
       «Maide: 44, 45, 47 ayetlerinin tüm kafirler hakkında indiğini Müslim'de geçen ve Berra (r.a)'nin rivayet ettiği hadis açıklıyor.  Alimlerin çoğu da bu görüştedirler. Çünkü müslüman büyük bir günah işlese bile tekfir edilemez.»  (Kurtubi Tefsiri s: 2187)

Tavus  ve diğerleri şöyle dediler:
       «Maide: 44'teki bu küfür  (sizin anladığınız gibi) İslam milletinden çıkartan küfür değildir. Ancak  bu başka bir küfürdür.» (Taberi Tefsiri)

İbni Cüreyc, Ata'dan şöyle rivayet etmiştir: «Ata (r.a) Maide 44, 45, 47 ayetleri hakkında şöyle diyor:
       «Bu küfür (sizin anladığınız gibi olmayıp) başka küfürdür. Yine bu zulüm başka zulüm, bu fısk başka fısktır.»  İbni Abbas ise Maide: 44 ayetini tefsir ederek şöyle diyor:
       «Bu sizin düşündüğünüz gibi insanı İslam milletinden çıkaran küfür değildir.» (İbni Kesir Tefsiri c: 2 s: 61)

Kurtubi şöyle diyor:
       «Heva ve hevesine uyup da Allah'ın hükmünü uygulamayan bir hakim günahkardır. Ehli sünnet itikadına göre bu kimse günah işlemiştir, azabı haketmiştir fakat kafir  değildir. Allah'tan  onun için mağfiret umulur.» (Kurtubi Tefsiri s: 2187)

Şeyh Şankıtiy şöyle diyor:
       «Haram ve kötü birşey işlediğinin inancını taşıyarak Allah'ın hükmünü uygulamazsa bunun küfrü, zulmü ve fıskı onu İslam milletinden çıkarmaz.»   (Edvaül Beyan c: 2 s: 93)
İbn Ebu'l İz [1] şöyle diyor:
       «Olmuş olan bir olayda Allah'ın hükmünün  uygulanmasının gerekliliğine inanıp da heva ve hevesinden dolayı olayı saptıran ve saptırdığı bu olaya Allah'ın hükmünü uygulayan hakim, asıl olaya Allah'ın hükmünü uygulamadığından dolayı günahkar olduğuna ve bundan dolayı ceza göreceğine inanıyorsa, ancak o zaman asi ve günahkar olur.  Böyle bir kimseye mecazi manada kafir ismi verilir veya küçük küfür işlemiş denilir.»  (Tahavi akidesinin şerhi s: 363)

İbni Kayyım şöyle diyor:
       «Eğer hakim, bir olayda Allah'ın hükmünün uygulanması gerektiğine inanır ve buna rağmen başka bir hüküm verirse bu küçük küfür olur.»  (Medaricüs Salikin c: 1 s: 336)
Şeyhül İslam Mustafa Sabri Efendi şöyle diyor:
       «Sahabe (Allah kendilerinden razı olsun) devrinden şu kötü günlerimize kadar, İslami hükümetler halka Allah'ın istediği şekilde hükmediyorlardı. Böylece insanları idare eden hakimler de İslam'ın hükmü altındaydılar.  Bu çerçevede hükümetlerden biri İslam şeriatına aykırı bir davranışta bulunacaksa bunu müslüman bir ferdin Allah'tan korkarak ve halktan çekinerek , utanarak haram  amel işlemesi gibi  çekinerek ve utanarak yapardı. Ama İslam şeriatının kontrolünden çıkmayı ilan etme, dini devlet işlerinden soyutlama (tecrit etme), İslamı siyasetten, idareden koparıp atma, yeni bir sosyal düzen arama, bu konuda batıyı taklit etme fikri ne kadar fasık olursa olsun hareketlerinde ne kadar günah işlerse işlesin hiçbir müslüman hükümetin kafasına takacağı, düşüneceği birşey değildi.» (Mevkıf-ul Aklı ve'l ilmi Ve'l Alem Min Rabbil Alemin  c:4 s: 292)

Şeyh Mahmud Şakir günümüz hakimleri ile geçmişteki İslam devleti hakimleri arasındaki farkı Taberi tefsirinde geçen iki hadisenin ışığında şöyle açıklıyor:

Birinci hadise:
       «Mutemir b. Süleyman: «İmran İbnü Cedir'den şöyle duydum» dedi.
Beni Amr b. Seddüsten Ebu Mecliz'e (haricilerden) bir topluluk geldi. Dediler ki:
       «Ya Eba Mecliz!
       «Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir» sözünü gördünüz mü? Hak mı bu?
       «Evet» dedi. Dediler ki:
       «Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir.» Hak mı bu?
       «Evet» dedi.
       «Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir.» Hak mı bu?
       «Evet» dedi.  Dediler ki:
       «Ey Ebu Mecliz! Şunlar (Ali  ve Muaviye (r.a)'ı kastediyorlar) Allah'ın indirdikleriyle hükmediyorlar mı?»      Dedi ki:
       «Bu onların dinidir ki, onunla yaşıyorlar, onunla konuşuyorlar, ona davet ediyorlar. Eğer onlar, ondan birşey terk ederlerse bir günah işlediklerinin bilincindedirler, günah işlediklerini kabul ediyorlar.»
       «Vallahi böyle değil sen ayırım yapıyorsun» dediler.
       «Bu ayırımı yapan sizsiniz. Ben bu işledikleri şeyi küfür olarak görmüyorum ama siz tereddüt etmeden hüküm veriyorsunuz. Halbuki ayetler yahudiler, hristiyanlar ve bunlar gibi yapan ehli şirk hakkında nazil olmuştur» dedi.

İkinci hadise:
       «Hammad, İmran İbni  Cedir'in şöyle dediğini rivayet etti: Ebadiyye'den (Haricilerden bir taife) bir grup geldi. Ebu Mecliz'e sordular:
       «Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kafirlerin, zalimlerin, fasıkların ta kendileridir. Öyle değil mi?» Ebu Mecliz: «(Ali ile Muaviye'yi kastederek)Bunlar yaptıklarının farkındadırlar  günah işlediklerini kabul ediyorlar. Bu ayetler de yahudiler ve hristiyanlar hakkında nazil olmuştur dedi.»  Dediler ki:
       «Vallahi bildiklerimizi sen de biliyorsun. Ama onlardan çekiniyorsun.» Ebu Mecliz:
       «Bu ithamı aslında  siz bizden daha çok hak ediyorsunuz. Biz ise korkmuyoruz. Fakat bu ayetleri sizin gibi anlamıyoruz» dedi. Dediler ki:
       «Hayır, siz de anladığımızı anlıyorsunuz ama korkunuzdan bu işi açıklayamıyorsunuz.» (Taberi Tefsiri c: 10 s: 347)

Bu iki rivayeti zikrettikten sonra müfessir Mahmud Şakir şöyle açıklıyor:
       «Allah'ım! dalaletten sana sığınırız. Zamanımızda söz sahibi olmuş fitne ve şüphe ehli, siyasal iktidarlara Allah'ın indirdikleriyle hükmetmemek, Kur'an ve sünnetin hükümlerini bırakıp batının kanunlarını İslam memleketlerinde uygulamak hususunda İslam'da caiz olduğuna dair delil arıyorlar. Daha önce zikretmiş olduğumuz iki rivayeti bulunca hemen olayı anlamadan bu iki rivayeti dayanak edinerek siyasal, ekonomik, sosyal ve hukuki meselelerde, kitap ve sünnetin dışında, kafirleri taklit ederek hüküm verme, beşeri ilişkileri buna göre düzenleme durumunun mümkün olabileceğini, böyle davrananların, bunları uygulayan ile bunlara tabi olan ve rıza gösterenlerin İslam milletinden çıkmayacağını ileri sürüyorlar.
       Bu iki rivayete dikkatle bakan kimse soranı, sorulanı ve olayların yaşandığı dönemi bilir ve bu meseleyi göz önünde bulundurursa, olayı daha iyi anlar.
       Ebu Mecliz tabiindendi. Esas ismi Lahik İbnü Hamid Eşşeybani Essedüsi'dir. Ali'yi (r.a) severdi. Ebu Mecliz'in kavmi Benu Şeyban, Sıffin ve Cemel vakasında Ali'nin taraftarlarındandı. Sıffin vakasında iki hakem olayı olduktan ve Havariç Ali'den ayrıldıktan sonra, Benu Şeybandan ve Benu Sedus'tan bir taife de Ali'den ayrılanlara katıldı. Ebu Mecliz'e soru yönelten de bu topluluktandı. (Sahih rivayete göre) bu topluluğa «Ebadiyye» denildi.
       «Ebadiyye» Havariç'ten bir cemaatti. Havariç gibi onlar da emirleri tekfir ediyorlardı. ([2]) Sıffin vakasındaki iki hakem olayından sonra Ebadiyye'nin görüşüne göre, emir sahipleri ve ona tabi olanlar cehennemlik olmuşlardır. Çünkü onlar; hakem tayin etme olayında Allah'ın indirdiğine göre hareket etmemişlerdir. Onlar bu şeklinde inanıyorlardı.
       Ebadiyyeden Ebu Mecliz'e soru soranlar, onun sulta sahiplerini tekfir etmesi kendi sapık görüşlerini desteklemesi için bu ayetleri delil getiriyorlardı. Ebu Mecliz ise bu  delillerin onlara tatbik edilemeyeceğini söylüyordu. Çünkü «onlar  (Ali, Muaviye) Kur'an'dan ve sünnetten birşeyi uygulamamışlarsa bu yaptıklarının günah olduğunu bilirler» diyordu.
       Anlaşılıyor ki, bu durum zamanımızdakinden farklıdır. Yukarıda zikredilen olay çağımızda fitne ve şüphe ehlinin İslam dışı siyasi iktidarları meşru göstermeleri için bir dayanak olamaz!
       Zamanımızdaki hükümetler tüm boyutları ile haktan uzaklaşmış, Allah (c.c) ve rasulünün (s.a.s) getirdiklerini bir yana bırakmış, batıdan ithal edilen sistemleri, tatbik etmek suretiyle Allah'ın indirdiklerinden üstün tutmuşlardır. Bu, Allah'ın hükmünden yüzçevirmek ve beşeri kanunları Allah'ın hükmüne tercih etmekten başka bir şey olmayıp bütün alimlere göre şirktir, küfürdür. Bunda hiçbir şüphe yoktur. Evet, «bu olabilir» diyen de «böyle yapalım» diyen de ihtilafsız İslam milletinden çıkmış kafir olmuştur.
       Bugün içinde bulunduğumuz durum çok korkunçtur. İstisnasız Allah'ın bütün hükümleri haciz altındadır ve bir kenara bırakılmıştır. Allah'ın şeriatı tümüyle yürürlükten kaldırılmış , Allah (c.c) ve rasulünün (s.a.s) kitap ve sünnetle getirdiklerine karşılık beşeri düşünceler tercih edilmiştir. Beşeri kanunların, Allah'ın kanunlarından üstün olduğunu, İslam şeriatının zamanımıza değil başka bir zamana ait olduğunu, Kur'an-ı kerimdeki ayetlerin ise  o dönemdeki olay ve sebepler hakkında indiğini ve sadece o dönem için geçerli olduğunu, zamanımızda ise bu hükümlerin geçersiz olduğunu iddia edenler artmıştır.
       Öyleyse bu zamanımızdaki olan durum ile Ebu Mecliz ve Ebadiyye arasında geçen zikrettiğimiz hadise arasında nasıl bir ilişki kurulabilir?  Hatta zannettikleri gibi o dönemde bir olayda Allah'ın hükmünü tatbik etmeme sözkonusu olsa bile, nasıl bu meseleyi delil olarak getirebilirler?. Oysa o zaman söz konusu olan tavırla, bugünkü durum arasında hiçbir benzerlik yoktur. Evvelkiler hiçbir zaman İslam şeriatının dışında herhangi bir beşeri ölçüyü, kanunu hayat pratiğine geçirip, halkı buna uymaya zorlamış değillerdir. Zaten böyle bir olaya İslam tarihinde rastlanmamıştır.
       İkinci olarak; muayyen bir olayda Allah'ın hükmü dışında bir hükümle hükmeden ya bilmediği için, ya da hevasına uyarak masiyette bulunmuştur.   Bu  ise günahtır tevbe ile affolunabilir. İçtihad sözkonusu olduğu zaman diğer alimlere muhalefet edilmiş ama burada da te'vil Kur'an ve sünnetin naslarına dayandırılmıştır. Ama ister Ebu Mecliz'in zamanında, ister ondan sonra olsun, hiçbir meselede  Allah'ın hükmünü değiştirmek suretiyle inkar etmek veyahut da küfrün hükmünü Allah'ın hükmüne tercih etmek sözkonusu olmamıştır. Ebu Mecliz ile Ebadiyye arasında geçen konuşmalar da böyle bir olaya yönelik değildi. Dolayısıyla Ebu Mecliz ile Ebadiyye arasında geçen olay, zamanımızdaki Kur'an'ı tatbik etmeyen siyasal güçleri İslam milletindenmiş gibi göstermeye delil getirilemez, bunu yapmak affedilmez bir gaflettir, küfürdür.
       Evet hakim güçlere dalkavukluk, yaltaklık ve uşaklıktan ötürü bu iki rivayeti çarpıtıp manalarını da batılın doğrultusunda yorumlayarak, Allah'ın indirdikleri dışında birşeyle hükmetmenin mümkün olabileceğini iddia edenin hükmü kafirdir, mürteddir. Tevbeye davet edilmesi gerekir. Tevbe etmezse, küfründe veya irtidadında ısrar eden kişinin hükmünü alır. (Taberi Tefsiri c: 1 s: 348 Dipnot: 2)
       Şimdi, üçüncü maddede incelediğimiz hakimler hakkında alimlerin görüşlerini özetleyelim:
       «Belli bir olaya verilmesi gereken Allah'ın hükmünü vermeyip, bu olayı çarptırarak, çarptırdığı o olaya Allah'ın hükmünü veren, dolayısıyla meydana gelmiş olan asıl olaya verilmesi gereken Allah'ın hükmünü vermeyen  kimse fasık bir müslümandır veya onu İslam milletinden çıkarmayan bir küfür üzeredir. Ancak bu hükmü verebilmemiz için aşağıdaki şartların gerçekleşmesi gerekir. Bu şartlardan biri eksik olursa sözkonusu olan hakim, kişiyi İslam milletinden çıkaran bir küfür işlemiş ve mürted olmuş olur.

1 - Allah'ın hükmünü uygulamamak muayyen bir olayda  olmalı ve esas olay  çarptırılarak, uydurulan yeni olaya Allah'ın hükmü verilmeli veya Allah'ın hükmünü uygulamamak için o olayı olmamış gibi göstererek Allah'ın esas hükmünü vermemek şeklinde olmalıdır. Fakat Allah'ın  hükmünü değiştirerek hüküm vermemiş ve verdiği hükmü hayat pratiğine bir değer yargısı olarak yerleştirmemiş olması gerekir.
2 – Hakimin o olayda asıl verilmesi gereken hükmün Allah'ın hükmü olduğuna dair imanı tam  olmalı.
3 - Yaptığının günah ve kötü olduğuna inanmalı.
4 -  Allah'ın hükmünü uygulayıp uygulamama konusunda muhayyer olduğuna inanmamalı.
5 - Allah'ın hükmünü küçümsememelidir.

       İster kendisinden, ister bir başkasından olsun, beşeri bir şeriat edinip Allah'ın hükmünü değiştiren veya hayat pratiğinden kaldıran hakime gelince, o hiçbir zaman üçüncü kısım hakimler sınıfına girmez. Ancak şimdi inceleyeceğimiz dördüncü kısım hakimler sınıfına girer.

Dördüncü Kısım Hakimler:

Allah'ın şeriatını bir yana bırakıp beşeri kanunlarla hükmedenler. Bunlar iki kısımdır:
1 - Allah'ın şeriati olmayan hükümleri Allah'ın şeriatidir diye iddia edenler Allah'ın şeriatını değiştirdiği için kafirdirler.
Kurtubi diyor ki:
       «Kendi getirdiği hükümleri Allah'ın hükümleridir diyen, Allah'ın hükmünü değiştirdiğinden dolayı kafir olmuştur.»  (Kurtubi Tefsiri s: 2188)
2 - Allah'ın şeriatine muhalif olarak uyguladıkları  kanunların kendi heva ve heveslerinden veya insanların heva ve heveslerinden kaynaklandığını ve toplumları için bunu uygun gördüklerini itiraf eden hakimler. Bunlar şüphesiz kafirdir. Asıl günümüzde sözkonusu olan bu güçler tüm  İslam alimlerinin ittifakiyle İslam milletinden değildir. Çünkü;
1 - Kur'an ve sünnetin dışında bir hüküm istediği veya bunların dışında birşeye muhakeme olmayı istediği için şeksiz şüphesiz kafirdir. Bu daha önce ispat edilmiştir.
2 - Allah'ın indirdiği ile hükmetmenin gerekliliğine inanmıyor. Bununla Allah'ın indirdiklerini inkar arasında fark var, ama ikisi de küfürdür. Biri Allah'ın hükmünü kabul etmekle beraber, onunla hükmetmenin gerektiğine inanmıyor, başka kanunlarla  da hükmetmenin caiz olduğuna inanıyor. Yani, cahiliyye hükmünün de insanlara uygulanmasının, Allah'ın hükmünü uygulamak gibi caiz olabileceğine inanıyor. Böyle yapan kafirdir.
       Bu kişinin yürürlüğe koyduğu kanunlar Allah'ın hükmüne uygun olsa bile bu düşünce onu kafir yapmaya yeter. Allah'ın hükmünü inkara gelince bu bizzat küfürdür. Allah'ın hükmünü inkar eden Allah'ın hükmüyle hükmetse bile kafirdir.

İbn-i Kayyım şöyle diyor:
       «Bazıları Maide: 44, 45, 47 ayetlerini ayette gizli bir mana var deyip “Allah'ın indirdiklerini (inkar ederek) hükmetmeyenler kafirdirler” şeklinde tefsir ediyorlar, İkrime gibi. Bu doğru değildir. Çünkü inkarın bizzat kendisi küfürdür. Dolayısıyla Allah'ın indirdiklerini inkar eden kimse, bu hükümlerle hükmetse bile inkarı sebebiyle zaten kafirdir.» (Medaric-üs Salikin C. 1 S. 336)

3 - Allah'ın kanunları dışında   insanların hayatını düzenleyici kanunlar  koyduğu ve bununla amel etmeyi caiz gördüğü için  kafirdir.
       Kitap ve sünnet dışında birşeye muhakeme olanlara ilişkin alimlerin görüşlerini daha önce zikrettik. Şimdi size Allah'ın hükümlerini uygulamadan kaldırmanın gerekliliğini düşünen veya toplumuna nefsinden kaynaklanan düsturlar vazeden veya başkalarının vazettikleri hükümleri caiz görenlere ilişkin alimlerin naslara dayalı görüşlerini sunuyoruz.
İbni Kayyım şöyle diyor:
       «Allah'ın hükmü olduğunu bilmekle beraber, eğer, bununla hükmetmenin gerekmediğine veya bununla hükmedip hükmetmede serbest olduğuna inanıyorsa bu İslam milletinden çıkartan büyük küfürdür.» (Medaricüs Salikin c: 1 s: 337)

Tahavi Akide'sinin şerhinde İbn Ebul İz şöyle diyor:
       «Burada unutulmaması gereken bir durum var. Allah'ın indirdikleri ile hükmetmemek İslam milletinden çıkartıcı büyük bir küfür olabilir. Tabii ki bu hakimin durumuyla ilgilidir. Eğer, Allah'ın hükmünü bilmekle beraber, bununla hükmetmenin gerekmediğine veya bununla hükmedip hükmetmede serbest olduğuna inanıyorsa ya da küçümsüyorsa yaptığı İslam milletinden çıkaran büyük bir küfürdür.»  (Tahavi Akidesi Şerhi  s: 363 )

Allamel Cemaleddin Kasımi şöyle diyor:
       «Ebu's Suud şöyle dedi: Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendisidir. Yani; Allah'ın hükmünü küçümseyerek veya inkar ederek Allah'ın hükmüyle hükmetmeyen kim olursa olsun yahudilerin aldığı hükmü «kafirlerin ta kendisidir» hükmünü alır. Bu hüküm çok kesin bir hükümdür. Böyle yapılmaması için çok kesin bir uyarı vardır. Çünkü bu ayete göre; Allah'ın hükmü yalnız terk edilirse küfürdür. Kaldı ki Allah'ın hükmü dışında başka bir hüküm vermek daha korkunç birşeydir.  (Mehasinut-Tevil s: 1998)

Başka bir yerde Allame'l Kasımi şöyle diyor: İsmaili Kadi Ahkam'ul Kur'an'da şöyle dedi:
       «Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir.» ayetinin zahiri, yahudilerin yaptıklarını yapan ve Allah'ın hükmüne muhalif bir hüküm çıkarıp onu din (kanun) edinenin, yahudiler için geçerli hükme tabi olduğunu gösteriyor. Hakim veya başkan olsun farketmez.»   (Mehasin-üt Te'vil s: 2000)

Şeyh Muhammed b. İbrahim ([3]) hakimin işlemesi halinde kendisini dinden çıkarıp kafir yapan durumları şöyle açıklamaktadır:

1 - Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyen hakim Allah' ın indirdiği  hükümlerin dışında birşeye hüküm verirken Allah'ın hükmünün öncelikle verilmesi gerektiğine inancı kesin değilse kafir olur.
İbn-i Abbas (r.a)'den yapılan rivayetin ortaya koymuş olduğu  ve  İbn-i Cerir'in tercih ettiği görüş budur. Çünkü bütün alimlere göre dinin asıl temellerinden bir tanesini veya üzerinde ittifak edilen fer'i delillerden bir tanesini ya da Rasulullah'ın kesin olarak getirdiği şeyin bir tek harfini bile inkar eden kişi İslam milletinden çıkartan bir küfür işlemiş olur.
2 - Şayet hakim Allah'ın indirdiğiyle ve rasulünün hükmüyle hükmetmenin hak ve gerçek olduğunu inkar etmiyor fakat Allah ve rasulunün koyduğu hükümlerin dışındaki hükümlerle hükmetmenin daha güzel olduğuna ve insanların bu zamandaki   değişen ihtiyaçlarına daha uygun olduğuna inanırsa yine de kesinlikle küfre girmiş olur. Çünkü insanların heva ve heveslerinden kaynaklanan fikirlerini Allah'ın hükmünden daha üstün tutmuştur. Şüphesiz kıyamete kadar olacak bütün hadiselerin hükmü Kur'an'da mevcuttur.  İster bu  nasta açık bir şekilde gözüksün veya nastan çıkan hükümlerden olsun bu haktır. Bu hükümleri bilen zaten biliyor. Bilmeyenlerin bilmemesi ise birşeyi değiştirmez.
3 - İnsanların hükümlerini Allah ve rasulünün hükümlerinden daha üstün tutmazsa bile bunları Allah ve rasulünün hükmüne eşit tutarsa yine kafirdir. Çünkü yaratılanı yaratana eşit tutmuştur. Bu ise İslam milletinden çıkartan küfürdür.
4 - Allah ve rasulünün hükmü dışında başka hükümlerle hükmetmenin caiz olduğuna inanan kişiler de daha öncekiler gibi kafirdirler.
5 - Bunlardan daha büyük ve en önemli bir küfür ise; Allah'ın şeriatını hiçe sayıp ona karşı büyüklük taslamak suretiyle insan aklının ürünü olan kanun ve yasaları uygulayan mahkemeleri kurarak tıpkı Fransa, Amerika, İngiltere veya başka kafir sistemlerindeki  kanun ve yasaların uygulandığı gibi buralarda uygulamaktır. Bu apaçık bir küfürdür. Bundan daha büyük bir küfür var mı? Muhammed Rasulullah (s.a.s) şehadetini bunun kadar bozucu bir amel var mı?
6 - Kabile ve bazı toplum reislerininin Kur'an ve sünneti terkederek dedelerinden aldıkları efsane, adet, gelenek, töre ve ilkelerle hareket edip bunlarla hüküm vermeleri de küfürdür.
       Bu konuda İslam milletinden çıkartmayan küfre gelince ki İbn-i Abbas (r.a) tarafından: «Asıl küfrün dışındaki bir küfürdür» veya «Bu sizin anladığınız gibi küfür değildir» şeklinde açıklanmıştır.
       Hakim belli bir olay hakkında heva ve hevesine uyarak Allah'ın indirdiğiyle hükmetmemekle birlikte Allah'ın ve rasulünün hükmünün hak olduğuna inanmalı ve bu şekilde yaptığından dolayı haktan uzaklaşıp hata işlediğini kabul etmelidir. Bu işlediği suç İslam milletinden çıkartmazsa bile büyük günahtır. Hatta zina ve içki gibi günahlardan daha da büyüktür. Çünkü Allah (c.c) bu günahı küfür olarak isimlendirmiştir. (Tahkimul Kavanin s: 5-8)

       İbni Kesir tefsirinde şöyle diyor: «Onlar cahiliyyenin hükmünü mü istiyorlar? İnanan bir kavim için Allah'ın hükmünden daha güzeli hangisidir?»  (Maide: 50)
ayetinin tefsirinde diyor ki:

       «Allah-u Teala, her hayrı kapsayıcı, her şerri yasaklayıcı hükmünden yüzçevirip bunun dışında cahiliyyede olduğu gibi, kişilerin görüşlerine dayanan hevalarını ve dalalet ve sapıklığı ifade eden değer yargılarına ya da taraftarların siyasi hayatında olduğu gibi çeşitli din karışımı ve beşeri görüşlerinden meydana gelen Cengiz Han'ın vazettiği «Ye'sak» (Cengiz Han'ın Kur'an, Tevrat, İncil ve kendi görüşlerinden ortaya koymuş olduğu kanunlardır ki Kur'an ve sünneti bırakıp bunlarla hükmetmiştir) gibi İslam dışı hükümlere yönelenin imanını kabul etmiyor. Böyle davranan kafirdir. Onunla, büyük küçük her meselede Allah'ın hükmüne dönünceye kadar savaşmak farzdır.»                   
(İbni Kesir Tefsiri c: 2 s: 67)

Şeyh Ahmed Şakir, İbni Kesir'in yukarıdaki sözleriyle ilgili  olarak şöyle diyor:
       «Buna rağmen müslümanların, kendi vatanlarında müşrik, putperest Avrupalıdan alınmış kanunlarla hüküm vermeleri caiz olur mu? İnsanların heva ve heveslerinden kaynaklanan, istedikleri zaman değiştirdikleri, Kur'an ve sünnete uygun olup olmadığına bakmadan koydukları kanunlarla müslümanlara hüküm vermeleri caiz olur mu? Elbette caiz değildir.
       Müslümanlar Tatar egemenliğinin dönemi istisna edilirse hiçbir tarihte böyle bir bela ile karşı karşıya kalmamışlardı. İslam tarihinde en karanlık devre sayılan Tatar egemenliği döneminde bile müslümanlar boyun eğmemiş, aksine  müslümanların dinlerinde ve şeriatlarındaki sebatı Tatarları İslam potasında eritmiş, yaptıklarından hiçbir eser bırakmamış ve yine İslam galip gelmişti. Müslümanlar hiçbir zaman hakim güç Tatarların kötü ve zalim siyasal rejimlerini kabullenmedikleri gibi yeni yetişen nesillerinin öğrenmesine de rıza göstermemişlerdir.  Bu sebat ve inanç karşısında Tatar egemenliğinin rejimleri çabucak yok olup gitmiştir.
       Sekizinci asırda İslam düşmanı olarak ortaya çıkan Cengiz Han'ın koyduğu anayasaya ilişkin İbni Kesir'in kuvvetli tesbitini gördünüz mü? Tatarlar'ın zamanındaki İbni Kesir'in anlattığı durum bizim  zamanımızdaki duruma benzemiyor mu? Fakat bu iki dönem arasında bir tek fark vardır:  Tatar zamanındaki Kur'an ve sünnetten kaynaklanmayan kanunlar hakim bir tabaka için geçerli idi. Bundan dolayı bu dönem çabuk bitti. O hakim tabaka sonradan müslümanların sağlam imanı karşısında  yok olup gitti ve yaptığından bir eser de kalmadı. Oysa bugün müslümanların hali daha kötüdür. Zulüm ve karanlık daha beterdir. Çünkü ümmetin çoğu bu İslam dışı kanunların potasında erimekle karşı karşıya kalmıştır. Bu kanunlar, küfrü açıkça belli olan bir adamın (Cengizhan'ın) ortaya koymuş olduğu (Ye'sak)'ından farksızdır. Üstelik bu kanunları koyanlar müslüman olduklarını iddia ediyorlar. Sonra bu kanunları müslüman çocukları öğreniyor. Sonra hem babaları hem çocukları bu kanunları öğrendikleri  için gurur duyuyorlar. Ve bu çağdaş Ye'saklarla nereye gittiklerini bilmezlikten geliyorlar. Aynı zamanda bu çağdaş (!) Yesak'a muhalefet edip dinlerini terketmeye davet edenleri hor ve hakir görüyorlar onlara «gerici» diyorlar, «yobaz» diyorlar. Bununla da yetinmeyip İslami hükümlere el atarak onları da (Ye'saklarına) yani bu yeni dinlerine hokkabazlık ve hile ile uydurmaya çalışıyorlar. Bunu yaparken bazen yumuşakça ve kandırma yolunu bazen de ellerindeki kuvvetleri kullanarak yapıyorlar. Ve yaptıkları şeyi din ile devlet işlerini ayırmak niyetiyle yaptıklarını utanmadan ve  açık bir şekilde  ilan ediyorlar. 
       Durum böyle iken hiçbir müslümanın ortaya konmuş olan  bu yeni dini (yasaları) kabul etmesi caiz midir? Veya alim olsun, cahil olsun hiçbir babanın, çocuğunu bunları öğrenmeye, bunlara itikad etmeye, bunlarla amel etmeye göndermesi caiz midir? Veya bir müslümanın bu çağdaş Yesak'ta hakimlik görevini alması caiz midir?
       Zannetmiyorum ki dinini bilen, ona tam inanan, bu Kur'an'ın Allah tarafından Rasulullah (s.a.s)'e indirildiğine, bu muhkem kitaba batılın hiçbir yandan yaklaşamayacağına, Allah'a ve Rasulullah'ın (s.a.s) getirdiklerine itaatın farz olduğuna iman eden bir insan bu sorulara olumlu cevab versin de tereddüt etmeden bunun kesin batıl olduğunu bilmesin. Hatta bu çağdaş Yesaklara göre hakimlik yapmanın caiz olmayıp küfür olduğunu görmesin.
       Kur'an ve sünnetten kaynaklanmayan, insanların heva ve heveslerine göre konulan bu kanunlar hakkındaki İslam'ın verdiği hüküm güneş gibi açıktır: Küfür! Bunda üstü kapalı bir şey yok. Kim olursa  olsun hiçbir müslümanın bu kanunları kabul edip itaat etmek konusunda herhangi bir geçerli mazereti yoktur. Herkes bu konuda dikkatli olsun. Herkes kendinden mesuldur. (Umdet-ut Tefsir c: 4 s: 171-172)

Bu konuyu bitirmeden önemli bir meseleye de değinelim:
       Maide: 45, 47'deki: «zalimler» ve «fasıklar» vasfı, Maide: 44'teki «kafirler» vasfından ayrı bir hüküm olmayıp «Allah'ın indirdikleriyle hükmeyenlere» kafir vasfı dışında iki sıfatı da eklemektedir. Yani; Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyen aynı zamanda hem kafir, hem zalim, hem fasıktır. Çünkü bu dil bakımından böyledir. Şöyle ki; burda müsned ileyh (yani kim lafzı) ve fiil-i-şşart aynıdır. Maide: 45 ayetindeki ikinci şartın cevabı, Maide: 47 ayetindeki üçüncü şartın cevabı, Maide: 44 ayetindeki birinci şartın cevabına eklenir. Ve hepsi fiili-ş şarttaki olan müsned ileyhe (yani kim lafzına) döner. Kim lafzı ise genel bir lafızdır.

Allah (c.c) başka ayetlerde şirkin zulüm olduğunu vasfetmiştir.
Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
       
       «Onlar ki iman edip imanlarına zulm karıştırmayanlar, işte güvenlik onlar içindir.»  (En'am: 82)

Ayetteki zulüm, şirk manasındadır.

Başka bir ayette şöyle bir ibare vardır:
       
       «Muhakkak ki şirk büyük zulümdür.»  (Lokman: 13)

Burada da Allah (c.c) şirkin zulüm olduğunu belirtiyor. Ayrıca fıskın küfür anlamına  geldiği de başka ayetlerde geçmektedir.

       «Allah bununla birçoğunu saptırır ve bununla çoğunu da hidayete erdirir. O bununla fasıklardan başkasını dalalette bırakmaz. Ki onlar Allah'ın ahdini te'kid ettikten sonra bozarlar ve Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler. Ve yeryüzünde de bozgunculuk yaparlar. İşte onlar zarara uğrayanların ta kendileridir.»  (Bakara: 26-27)

       «Biz apaçık bir ayet indirdik. Fasıklardan başkası bu ayetleri inkar etmezler.»  (Bakara: 99)

       «Fasıklara gelince onların yeri cehennemdir. Cehennemden çıkmak istediklerinde çıkartılmayıp içine döndürülürler.» (Secde: 20)

Bu ayetlerdeki fısk küfür manasındadır. Zulüm ve fısk küfür gibidir. Bazıları İslam milletinden çıkarır, bazıları ise İslam milletinden çıkartmaz. Eğer bu ayetlerdeki Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeme İslam'dan çıkarmayan bir küfür ise demek ki diğer ayetlerdeki de İslam'dan çıkarmayan bir zulüm, İslam'dan çıkarmayan bir fısk'tır. Eğer İslam milletinden çıkartan bir küfür ise demek ki diğer ayetlerdeki de İslam milletinden çıkartan fısk ve küfürdür.


[1]  Sadreddin Muhammed b. Alaeddin Ali b. Muhammed Ebi’l İz El-Uzrui Es-Salihi: H. 731.’de Şam’da doğmuştur.
[2]  Ali (r.a), Osman (r.a) öldürüldükten sonra halife olunca Muaviye Ali (r.a)’yu Osman (r.a)’ın katillerini bulmamakla suçlayarak karşı çıktı ve aralarında savaş çıktı. Muaviye, Ali’nin halife olmasına karşı çıkmamıştır. Fitne ehli yalanlarıyla Osman (r.a)’ın katillerinin Ali (r.a)’nin safına girdikleri hususunda Muaviye’yi ikna etmişlerdir. Bundan dolayı Muaviye’ye Ali’den bu katilleri bulup cezalandırmasını istemiştir. Ali (r.a) bu kişileri bilmediği için bu istenileni yapamayınca Muaviye ona savaş ilan etmiştir.  Savaş belli bir müddet devam ettikten sonra Ali (r.a) Muaviye ile arasındaki bu anlaşmazlığı daha fazla müslüman kanı dökülmeden gidermek için hakem tayin etmişti. Ali (r.a)’ye bağlı olan bazı kişiler Ali (r.a) haklı olduğu halde ve Allah’ın emri olan halifeye karşı çıkanın öldürülmesi gerektiği hükmünü tatbik etmeyip Muaviye ile arasında hakem tayin etmesini Allah’ın indirdikleriyle hükmetmemek şeklinde nitelendirdekleri için Ali (r.a)’yi tekfir ederek Ali’den ayrıldılar. İşte Ebu Mecliz’e soru soran kişiler böyle düşünen kişilerdir.
[3]  Şeyh Muhammed b. İbrahim Alaş’Şeyh: H. 1311 senesinde doğmuştur. H. 1389’da vefat etmiştir. Hanbeli alimlerindendir.


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

25/3/2007 - Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerin hükmü

Kategori: muhakeme

 

 

Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerin hükmü

 

 

Bu konu hakkında Allah'ın hükmünü belirten en önemli ayetler aşağıdaki ayetlerdir:

       «Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir.»  (Maide: 44)

       «Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir.» (Maide: 45)

       «Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir.»  (Maide: 47)

       Ancak şeytan insanların bazılarını aldatarak, yukarıdaki ayetlerin; «Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler müslümanların ta kendileridir.» şeklinde anlaşılmasını sağladı. Şeytan bunu yaparken insanlara mertçe, apaçık bir şekilde yaklaşmamakta, bilakis bu anlayışı bazı sahabe, tabiin ve müfessirlerin sözleriyle destekleyerek takdim etmektedir. Bu şekilde batılı süslemekte ve batıla sapmışların içine düştükleri gafleti katmerleştirmektedir. Bu ayetlerin sebebi nuzulü ve tefsirleri konusunda değişik görüşler vardır. İşte bu ayetler hakkında değişik görüşler olduğu için, bazı kimseler şeytana uyarak bunların manası hakkında hataya düşmüşlerdir. Şimdi, bu ayetler hakkındaki alimlerin görüşlerini,  ihtilaf ettikleri konuları ve zamanımızdaki insanların alimlerin açıklamalarını nasıl yanlış anladıklarını Allah'ın izniyle açıklamaya gayret edeceğiz. İlk önce bu ayetlerin kimler hakkında nazil olduğu ve kimleri kapsamına aldığı konusunda alimlerin görüşlerine bakalım:

       1 - Alimlerin bir kısmı, ayetlerin sebebi nuzulünün yahudiler hakkında olduğunu söylemekte, diğer bir kısmı da bütün kafirler hakkında olduğunu söylemektedir.

Şeyh Muhammed Emin Şankıtiy bu konu hakkında şöyle diyor:
       «Alimlerden bir kısmı bu ayetin yahudiler hakkında nazil olduğu görüşündedir. Onlar bu konuda şöyle diyorlar:
        «Çünkü Allah (c.c) bu ayetten önce;
       «Kitabı tahrif ederek aslından olmayan şeyler koyuyorlar.» (Maide: 41)

diye buyuruyor. Evet yahudiler gerçeği tahrif ediyorlar ve tahrif ettikleri şeyler hakkında;

       «Size bunları söylerlerse  hemen alın.»  (Maide:41)

Tahrif ettikleri ayetlerin hakiki manaları hakkında ise,

       «Onlar size söylenince  sakın almayın» (Maide:41)

diyorlar. Ve yine, Maide: 44'ün yahudiler hakkında olduğunu gösteren bir başka delil olarak, ondan sonra gelen;

       «Tevratta onlara şöyle yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş...»   (Maide: 45)

mealindeki ayeti delil gösteriyorlar.

Bu ayetlerin yahudiler hakkında olduğunu söyleyen alimler şunlardır:
Ber'a b. Azib, Huzeyfe b. Yeman,  İbni Abbas,  Ebu Mecliz, Ebu Reca El Ataridi, İkrime, Ubeydullah bin Abdullah ve Hasan-ı Basri ve başkaları.»  (Edvaul Beyan c:2, s: 90)

Şeyh Sıddık Hasan Han şöyle diyor:
       «Bu ayet yahudiler hakkında nazil olmuştur» da denildi, «Genel olarak tüm kafirler hakkında nazil olmuştur» da denildi. Çünkü müslüman büyük bir günah işlediği zaman tekfir edilmez. (Çünkü müslüman, kafirlerin yaptığı gibi, Allah'ın indirdikleriyle hükmetmemezlik yapmaz. Ancak bu konuda büyük günah sayılabilecek ve müslümanı dinden çıkartmayacak günahlar işleyebilir.)

İbni Abbas, Katade ve Dahhak da bu görüşe sahiptirler.

Bazı alimler, bu ayetin Beni Kureyza ve Beni Nadir kabileleri hakkında nazil olduğunu söylemektedirler.      
Bera b. Azib (ra) şöyle diyor:
       «Allah bu ayetleri (Maide :44, 45,47) tüm kafirler hakkında indirmiştir.»  Bera b. Azib (ra)'nın sözü Müslim'de geçmektedir.»   (Fethil Beyan Fi Makasidil Kur'an Tefsiri c:2, s: 29)
İbni Kayyım bu konu hakkında şöyle diyor:
       «Bazı alimler bu ayetin ehli kitap hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Katade, Dahhak ve başkaları gibi... Fakat bu görüş doğru değildir. Çünkü onların bu sözü ayetin zahiri anlamına muhaliftir dolayısıyla bu görüşe itibar edilemez.   (Medaricus Salikin c: 1, s:33) 
       Bu ayetin yahudiler hakkında indiğini söyleyen görüş; ayetin hükmünün, yahudiler gibi yaptıkları takdirde müslümanları da kapsamına aldığını kabul etmektedir.
İbn-i Kesir diyor ki:
       «Hasan-ı Basri; «bu ayetler ehli kitap hakkında nazil oldu ama hükmü bizim için de geçerlidir» dedi. Abdurrezzak, Süfyani Sevri'den, o da Mansur'dan, o da İbrahim'den naklederek şöyle demiştir: «Bu ayetler  israiloğulları  hakkında nazil oldu ve Allah (c.c) bu ümmeti de kapsamına aldı.»  (İbni Kesir Tefsiri)

Şeyh Sıddık Hasan Han şöyle diyor:  Huzeyfe'den sahih senetli şöyle bir rivayet vardır:
       «Maide: 44,45,47 ayetleri Huzeyfe (ra)'nun yanında zikredildiği zaman  bir adam; «Bunlar israiloğulları hakkında nazil olmuştur, hükmü bizi kapsamaz.» dedi. Huzeyfe'de; «beni israil size ne güzel kardeş oldu. Tatlı olan herşey size, ama acı oldu mu onlara ha... Hayır! Vallahi siz de onların yollarını adım adım takip edeceksiniz.» İbni Abbas'dan da böyle bir rivayet gelmiştir.» (Fethul Beyan c:3, s:30)

Kurtubi Tefsirinde de bu görüşler geçmektedir.
Şeyh Cemaleddin-i Kasımiy, tefsirinde şöyle diyor:
       «İsmail el Kadiy, Ahkamul Kur'an adlı kitabında Maide:44,45,47 ayetleri hakkında şöyle demektedir: «Ayetlerin zahiri manası, yahudilerin yaptığını yapan, dolayısıyla Allah'ın hükmüne muhalif hüküm vazeden, bunu kanun edinerek onunla amel eden kişinin yahudiler hakkında inen hükmün kapsamına gireceğini belirtmektedir. Bu kişi ister hükmeden, isterse bu hükümlere tabi olan kimse olsun farketmez.» (Mahasinut Te'vil tefsiri s:200)

       2 - Bazı alimler;

       «Allah'ın indirkdikleriyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir.» (Madie:44) ayetinin müslümanlar hakkında nazil olduğunu,

       «Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir.» (Maide:45) ayetinin ise yahudiler hakkında nazil olduğunu,

       «Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir.» (Maide:47) ayetinin ise hristiyanlar hakkında nazil olduğunu söylemişlelrdir.

       Bu görüşü destekleyen alimlerden birisi de Ebu Bekir bin Arabi'dir. Ebu Bekir bin Arabi [1] bu konu hakkında şöyle demiştir:  «Ayetlerin zahirinden ve siyakından bu anlaşılmaktadır. İbn Abbas, Cabir bin Zeyd, İbn Ebi Zaide, İbn Şibrime ve Şa'bi de bu görüştedirler» (Kurtubi tefsiri: s: 2187)

Şeyh Şankıtiy şöyle diyor:
       «Mukayyide (r.a) şöyle demektedir: «Ayetlerin siyakı (dizilişi),
       «Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir.» (Maide:44) ayetinin müslümanlar hakkında nazil olduğunu göstermektedir. Çünkü Allah (c.c) bu ayetten önce müslümanları muhatab alarak:

       «İnsanlardan değil benden korkunuz ve ayetlerimi az bir ücret karşılığında değiştirmeyiniz.»  (Maide:44) diye buyurduktan sonra  «Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir.»   (Maide:44) buyuruyor. Bundan anlaşılıyor ki, hitab müslümanlaradır.»  (Edvaül Beyan c: 2 s: 92)

       3- Bazı Alimlere göre; bu ayetler, Allah'ın hükmü ile hükmetmeyen bütün herkes hakkında inmiştir. Bu kimseler ister müslüman, ister yahudi, ister kafir olsun hiç farketmez.

Şeyh Sıddık Hasan Han şöyle demektedir:
       «Kim Allah'ın indirdikleriyle hükmetmezse» ayetinde geçen «kim» kelimesi geneli (umumu) ifade eden bir lafızdır. Bu sebeble bu ayetin hükmünü bir grup  ile sınırlandıramayız. Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyen kim olursa olsun, hepsini kapsamına alır. En doğru olan ve tercih edilmesi gereken tefsir budur. Suddi (r.a) de bu görüştedir.
       İbn-i Mesud, Hasan-ı Basri ve Nehai: «Maide:44, 45, 47 ayetleri geneldir. Yahudilerden olsun, bu ümmetten olsun her  kesi kapsar» demişlerdir. Her kim rüşvet yiyip Allah'ın indirdikleriyle hükmetmezse, aynı anda hem kafir, hem zalim, hem de fasık olmuştur. Ayetlerin bu şekilde anlaşılması daha doğru ve uygundur. Çünkü ayetler nuzül sebebleri ile sınırlandırılamaz. Onların genel hükmü alınır. (Fethul Beyan c: 3 s: 29)

Sıddık Hasan Han başka bir yerde şöyle demektedir:
       «Bu ayetler yahudiler hakkında nazil olmuştur ama hükmü yalnız onlarla sınırlandırılamaz. Çünkü sözlerin genel manasına itibar edilir. Nuzül sebeblerine değil.  Ayrıca ayette geçen «kim» kelimesi şart edatı olduğu için geneli kapsamaktadır. Dolayısıyla bu yüce ayetler, Allah'ın kitabı ve rasulünün sünneti ile hükmetmeyen herkesi kapsar.» (Fethul Beyan c: 3 s: 30)
Kurtubi diyor ki:
İbn Mes'ud ve Hasan-ı Basri şöyle demektedirler:
       «Bu ayetler (Maide: 44,45,47) genel olarak Allah'ın hükmü ile hükmetmeyen herkes içindir, ister yahudi, ister kafir, ister müslüman olsun farketmez.»   (Kurtubi Tefsiri s: 2187)
Allame el Kasımi, «Tenbihat» başlığı altında dördüncü maddede şöyle diyor:
       «Müslim, Berra'dan nakletti: Allah (cc)'nın buyurduğu; «Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse» şeklindeki üç ayet bütün kafirler hakkında inmiştir.
Ebu Davud da İbni Abbas'dan şu şekilde rivayet etmiştir.
       «Bu ayetler yahudiler (Kureyza ve Nadir) hakkındadır.  Ama bu başkalarının bu ayetin kapsamı dışında kalacağı anlamına gelmez. Çünkü ayetlerin nuzül sebeblerine değil, genel manalarına itibar edilir.
       Ayrıca, «Kim» kelimesi bir şart edatıdır, dolayısıyla Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyen bütün insanlar için geneldir. Yani, kim olursa olsun Allah'ın indirdikleriyle hükmetmezse bu hükmün kapsamına girer.» (Mahasınu et Te'vil Tefsiri s: 1999)
       Şimdiye kadar anlatılanlar bize, İslam alimlerinin ihtilaf ettiği noktanın yalnızca ayetlerin sebebi nuzulü hakkında olduğunu göstermektedir. Fakat bu ayetlerin hükmünün müslümanları da kapsamına aldığı konusunda ihtilaf etmemişlerdir. Çünkü  bu genel İslami kavrayışa da uygundur. Eğer; «bu ayetlerin hükmü yalnızca yahudileri kapsamına alır. Müslümanlar bu hükmün dışında kalır» dersek, Rasulullah (s.a.s)'i söylediğini tatbik etmemekle suçlamış oluruz. Yani bu söz ile; Rasulullah'ın yahudilere «siz Allah'ın indirdiği ile hükmetmezseniz kafirlerin ta kendileri olursunuz, ama bana  gelince, bu benim için geçerli değil» demek istediğini iddia etmiş oluruz. Bu sözden, bundan başka bir anlam çıkar mı?
Oysa şu ayeti hatırlamamız gerekmektedir:
       
       «Siz kitabı okuduğunuz halde, insanlara iyiliği (veya iyilikle muamele etmeyi) emredip nefsinizi unutuyor musunuz? Akletmez misiniz?» (Bakara: 44)

       Bu ayetlerin (Maide: 44, 45, 47) sadece yahudileri bağladığını iddia eden kimse, akidenin bütün rasullerde aynı, fakat sadece teşrilerinin (yasamanın) farklı olduğunu unutmaktadır. Allah'a itaat itikadi bir meseledir. Allah'a itaat etmekle emrolunan yalnız yahudiler değildir. Elbette müslümanlar da bu emre dahildir. Eğer yahudiler Allah (c.c)'ın indirdiği ile hükmetmedikleri zaman kafir oluyorlarsa, şüphesiz aynı şeyi yapan müslümanlar daha öncelikle kafir olurlar. Buna şöyle bir örnek verelim: İlk, orta ve lise öğrencilerinin, yalın ayak okula gitmeleri doğru olmaz dersek, mantiken üniversite öğrencilerinin bu çirkin davranıştan kaçınmaları öncelikle gerekmektedir demiş oluruz. Bu hadisenin delile ihtiyacı yoktur.
Allah (c.c)'ın:

       «Allah'ın indirdikleri ile hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir» (Maide: 44) buyruğunun hükmüne ilk planda müslümanlar dahil olmalıdır, çünkü onlar yahudilerden üstündürler.

       Özet olarak; Maide: 44-45-47 ayetlerinin sebebi nüzulü hakkında alimler ne kadar ihtilaf etmişlerse de, hepsi ihtilafsız olarak: «bu ayetlerin hükmü müslümanlara da uygulanır» demişlerdir.


[1]  Muhammed b. Abdillah b. Ahmed El-Maarifi El-Endalüsi El-İşbili: H. 468’de Endalüste doğmuştur. Mısır, Şam, Bağdad ve Mekke’yi dolaşmıştır. H.543’te Fas şehrinde vefat etmiştir.
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

25/3/2007 - Kur'an ve sünnet dışında bir hükümle muhakeme olmanın hükmü

Kategori: muhakeme

 

 

 

Kur'an ve sünnet dışında bir hükümle muhakeme olmanın hükmü

 

 

Bu mesele daha önce geçen «Allah'a iman - tağutu red» konusuyla sıkı sıkıya bağlı olduğu için, İslam alimleri, bu bakımdan Allah'ın kitabı ve rasulünün sünneti dışında herhangi birşeyle muhakeme olana sadece bir tek hüküm vermişlerdir: Müşrik ve kafirdir. Onlara bu hükümden başka bir hüküm vermemişlerdir. Maalesef zamanımızda müslüman olduklarını iddia eden ister hakim olsun ister hükmedilenler olsun çoğunun durumları böyledir.

Şeyh  Ahmed Şakir  şöyle diyor:
       «Daha önce İslam'ın hakim olduğu birtakım ülkelerde bugün birtakım kanunlar görüyoruz. Avrupa kökenli olan bu kanunlar bazı hususlarda İslam şeriatine uygun olsa bile  gerek esasta olsun gerek teferruatta olsun İslam'a muhaliftir ve İslamla çelişir. Hatta İslam'ı yıkıp ortadan kaldıracak ve ona ters olan unsurlarla doludurlar.  Bu gerçek, kendisini aldatan veya din hususunda cahil olan ya da bilmeden İslam'a düşmanlık yapan kimseler hariç herkes  için açıktır, bedihidir.
       Şimdi  günümüzdeki bu meselenin iç yüzünü ortaya koyacak olan İmam Şafii (r.a)'nin  dakik bir kaidesine göz atalım. Ancak ne var ki, bu fıkhi kaide, Allah'ın hükümleri dışında hüküm vazeden ve onları uygulayanlar hakkında ortaya konmamıştır. Çünkü o dönemde İslam ülkeleri utanç verici böyle bir durum ile karşı karşıya kalmamışlardı.  İmam Şafii bu kaideyi; kaynaklara yani Kur'an ve sünnete inmeden, oradan delil getirmeden fetva veren alimler için koymuştu. İmam Şafii 178. risalesinde şöyle diyor:
       «Kim Kur'an ve sünnetten kaynaklanan sağlam bir delile dayanmadan, kendi görüşü doğrultusunda bir fetva verirse, doğruya isabet etmiş bulunsa bile, bu yaptığından dolayı sevap alamaz ve yanlış yapmış olmaktan kurtulamaz. Eğer Kur'an ve sünnete dayanmadan yanlış fetva verirse, bu durumda da özür sahibi sayılmaz.»
       İşte bu kaide bize açık olarak gösteriyor ki; bir müctehid Kur'an ve sünnetten araştırmadan bir mesele hakkında sırf sahip olduğu ilimle bir fetva verirse  verdiği fetvada isabet etmiş olsa  bile hata işlemiş olmaktan kurtulamaz. Çünkü onun bu isabeti tesadüfidir.  Bu durumun böyle olmasının sebebi ise bu kimsenin fetva verdiği meselenin delilini araştırmaması, Kur'an ve sünnete başvurmamasıdır. Bu durum müslüman bir müctehid için böyledir. Çünkü bu kişi yine de İslam dışı bir kaideyle hareket etmemiştir. Fakat, İslam kaideleri dışındaki kaidelere göre  hüküm verenlere gelince, işte bunlar ne müctehidtirler ne de müslümandırlar. Velev ki verdiği hükümler İslam'a uygun olsun, sonuç değişmez. Çünkü bu kişi İslam kaideleri dışındaki kaidelerle hüküm vermiştir.   (Müsned-İmam Ahmed'in Şerhi c:6, s: 303)
       Şeyhul İslam Mustafa Sabri, Allah'ın kitabı ve rasulün sünneti dışında birşeye muhakeme olma- ki bunun günümüzdeki pratik şekli laiklik yani din işleri ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır- ve bunun toplumda meydana getirdiği korkunç sonuçlar hakkında şöyle diyor: «Aslında din ile devlet işlerini birbirinden ayırmak, dini ortadan kaldırma planından başka birşey değildir. Batıdan gelen veya batı bağlılarının ortaya attıkları bid'atlerin hepsi İslam'ı yıkmak ve müslümanları İslamdan uzaklaştırmak içindir. Fakat bu amaçla ortaya çıkarmış oldukları şeylerin en korkuncu din ile devlet işlerini birbirinden ayırmak anlamına gelen laikliktir. Laiklik hükümet tarafından halkın dinine indirilmiş bir darbedir. Oysa devrimler adet üzere halktan iktidarlara yöneliktir. Burada hükümetlerin halka rağmen halkın aleyhine devrim yaptığını görüyoruz.
       Laiklik ilkesini kabul eden bir siyası rejim İslam hükümlerine başkaldırmış demektir. Dolayısıyla öncelikle bu hükümet irtidat etmiş sonra da buna itaat edenler mürtedleşmiş sayılır. Siyasi idarede görev alanlar tek tek mürted hükmünü aldıkları gibi bu hükümete itaat eden kitleler de irtidada düşmüş olur. Bu kestirmeden toplu küfre giriş kadar korkunç bir olay tasavvur edilemez. Birimiz, fert olarak İslam'ın herhangi bir hükmünü kabul etmediğimiz, dinin sultasını reddettiğimiz, helal ve haramdan, emir ve nehiyden birini inkar ettiğimiz takdirde küfre girmiş oluruz. Peki, toptan Allah'ın sultasını, emir ve nehiylerini helal ve harama ilişkin ölçülerini reddeden dolayısıyla mürted olduğu şüphe götürmeyen bir idarenin üyeleri hakkındaki hükmünüz ne olacaktır? Cevap: Yalnızca «mürted olmak», değil mi?» (Mevkıf el Akl vel İlm Vel Alem Min Rabbil Alemin c: 4,  s: 280)
       Laiklik (din ile devlet işlerini birbirinden ayrılması) düşüncesine göre namaz, oruç, hac gibi ibadetler konusunda başvurulan merci, Kur'an ve sünnet olmasına karşın hayat pratiği ile ilgili işlerde, beşeri münasebetlerde başvurulan merci, Kur'an ve sünnet dışında insanların kendi heva ve hevesleridir. O halde namaz, oruç, hac gibi ibadetlerimizi Kur'an ve sünnetten başka bir kaynağa dayandırmak kesin bir küfür ise bunlar gibi birer ibadet olan diğer işlerimizi Kur'an ve sünnetten başka bir kaynağa dayandırmak da aynı şey olmaz mı?
Şeyh Muhammed Emin Şankıtiy:
       
       «İhtilafa düştüğünüz herşeyin hükmünü Allah' tan alın.»  (Şura: 10)

ayetini zikrettikten sonra diyor ki:
       «Bu ayetten anlaşılıyor ki; Allah'ın kitabı ve rasulünün sünnetinden başka hiçbir şeye muhakeme olmak caiz değildir. Allah, Allah ve rasulünden başka şeylere muhakeme olanları azarlayarak onların şeytan tarafından derin bir sapıklığa itildiklerini belirtiyor.
Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

       «Ey Muhamnmed! Sana indirilen Kur'an'a ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tağuta muhakeme olunmalarını istiyorlar. Oysa onları tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan onları derin bir sapıklığa düşürmek ister.»   (Nisa: 60) (Edvaül Beyan c: 1 s: 92)
       
       Şeyh Şankıtiy başka bir yerde şöyle demektedir:

       «Allah hüküm koymada kendine ortak kabul etmez.»   (Kehf: 26)

       ayeti ve benzeri ayetlerden anlaşılıyor ki; Kur'an ve sünnetin dışında kendi heva ve heveslerine göre kanun koyanlara uyanlar Allah'a şirk koşmuşlardır. Bu manayı destekleyen birçok ayet de vardır.  Örneğin; Şeytana ve kendi hevalarına göre teşri (kanun) koyarak, haram olan ölü hayvan etini «Allah öldürmüştür» diye helal sayanlara uyanlar hakkında Allah (c.c) şöyle diyor:

       «Üzerine Allah'ın adının anılmadığı kesilmiş hayvanları yemeyin. Bunu yapmak Allah'ın yolundan çıkmaktır. Doğrusu şeytan sizinle tartışmaları için dostlarına fısıldar. Eğer onlara itaat ederseniz şüphesiz siz müşrik olursunuz.»   (En'am: 121)

       Bu ayette Allah'ın haram kıldığı eti helal sayanlara itaat etmenin şirk olduğu apaçık bir şekilde bildiriliyor. Bu şirk Allah'ın kanunlarına muhalif olan kanunlar koyanlara itaat edilerek işlenmiş bir şirktir. Ve aşağıdaki ayetlerde geçen «şeytana ibadet etmeyin» sözünden maksat da budur.
Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

       «Ey Ademoğlu! Ben size apaçık düşmanınız olan şeytana değil, yalnız bana ibadet edin,  dosdoğru yol budur, diye bildirmedim mi?» (Yasin: 60-61)

       «Ey babacığım! Şeytana ibadet etme. Çünkü şeytan Rahman'a başkaldırmıştır.»      (Meryem: 44)

       «Onlar Allah'ı bırakırlar ve yalnız dişilere (Lat, Uzza, Menat gibi dişi saydıkları putlarına) ibadet ederler. Onlar ancak inatçı bir şeytana ibadet etmiş olurlar.»   (Nisa: 117)

       Bu ayetlerde geçen «şeytana ibadet»ten maksat; Kur'an ve sünnete zıt olan kanunlara tabi olarak şeytana ibadet edilmesidir. Bu yüzden Allah (c.c) haramları süsleyenlere itaat edenlerin onların ortakları olduklarını şöyle belirtiyor.:

       «Bunun gibi ortakları müşriklerden çoğuna çocuklarını (kızlarını) öldürmeyi hoş bir şeymiş gibi gösterdi ki  hem kendilerini mahvetsinler hem de dinlerini karıştırıp bozsunlar. Allah dileseydi onu yapamazlardı. Öyleyse onları uydurduklarıyla başbaşa bırakın.».  (En'am: 137)

       «Ey Muhammed! Sana indirilen Kur'an'a ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tağuta muhakeme olunmalarını istiyorlar. Oysa onları tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak ister.»    (Nisa: 60)

       Bu zikrettiğimiz ayetlere göre apaçık belli oluyor ki; şeytanın kendilerini kandırdığı ve insanların kafalarından çıkarılmış Allah'ın şeriatine muhalif kanunlara tabi olan kimselerin kafir ve müşrik olduklarında şüphe edenler; hakkı görmek hususunda basireti kör olmuş kimselerden başkaları değildir.   (Edvaül Beyan c: 4 s: 83-84)

İmam Kurtubi şöyle diyor:
       Ebu Ali dedi ki: «Allah'ın kanunlarından yüzçevirip onların dışında başka hükümleri isteyen kafir olur.» (Kurtubi Tefsiri  s: 2185)

İbn-i Teymiye [1] şöyle diyor:
       «Bütün alimlerin ittifakıyla; her müslümanın bilmesi gerekir ki; Her kim İslam'dan başka bir dine tabi olur veya Muhammed (s.a.s)'in şeriatinden (kanunundan) başka şeriatlara (kanunlara) tabi olmayı serbest bırakıp caiz görürse kafir olur.»  (Fetvalar c: 4 mesele: 515)

       «Rabbine andolsun ki aralarında ayrılığa düştükleri şeylerde seni hakem tayin etmedikçe, verdiğin hükümden dolayı kalplerinde hiçbir sıkıntı duymadan teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.»  (Nisa: 65)

İbn-i Kesir bu ayet hakkında şöyle diyor:
       «Allah (c.c) tüm işlerde Rasulullah (s.a.s)'i hakem tayin etmeyenin iman etmiş olmayacağını kendi adına yemin ederek belirtiyor. Allah'ın rasulü (s.a.s) hükmederse o haktır. Zahiren ve batınen yalnız ona bağlanmak gerekir.»  (İbni Kesir Tefsiri  c: 1 s: 520)

İbni Kesir: Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

       «İhtilafa düştüğünüz her meselede hüküm verecek olan Allah'tır.» (Şura: 10)

Yani Allah ve rasulünün verdiği hüküm haktır. Hakkın dışında sapıklıktan başka ne vardır? Bu sebeple Allah (c.c) bu ayetin hemen ardından:
       «Eğer Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız» buyurmaktadır. O zaman bu; «Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız aralarınızda olan ihtilaflarda, anlaşmazlıklarda çözümü Kur'an ve sünnetten isteyin ve o iki kaynağı hakem tayin edin», demektir. Bu ayetler gösteriyor ki yalnız Kur'an'a ve sünnete muhakeme olmayan kişi Allah'a ve ahiret gününe iman etmiyor demektir.   (İbni Kesir c: 1 s: 518)

İbni Kesir ([2]) bir başka eserinde şöyle diyor:
       «Kim Muhammed (s.a.s)'e inen şeriati bırakıp bunun dışında neshedilmiş (iptal edilmiş Tevrat ve İncil gibi) şeriatlere bağlanırsa küfre girer. Kur'an ve sünnete muhakeme olmayıp da Ye'sak'a ([3]) muhakeme olanın hükmü nedir? Şüphesiz ittifakla küfürdür.» (Bidaye Ve En-Nihaye c: 13 s: 119)

Burada önemli bir noktaya da değinmek gerekir.
Bazıları: «Rabbine andolsun ki aralarında ayrılığa düştükleri şeylerde seni hakem tayin etmedikçe iman etmiş sayılmazlar.»  (Nisa: 65) ayetindeki «iman etmiş sayılmazlar» sözünü «tam iman etmiş sayılmazlar» şeklinde tefsir ediyor. Yani; ayetteki genel hükmü tahsis ediyor.

İbni Hazm ([4]) böyle tefsir etmek isteyenler hakkında şöyle diyor:
       «Nisa: 65 ayeti açık bir nastır. Tevili ve tahsisi mümkün değildir. Bunu açık manasından başka bir manaya çeken bir başka ayet veya «tam iman etmiş olmaz» şeklinde tahsis edilecek herhangi bir destek veya delil yoktur. (El-Milal Vennihal c: 3 s: 249)

Nisa:65 ayetindeki «iman etmiş olmazlar» sözünü «tam iman etmiş olmazlar» şeklindeki tefsiri yanlış olup kabul edilmemesi gerekir ve şu gibi açılardan doğru değildir:
       1 – Dil açısından: Kadı Ebu Zeyd Ed-Debusi'nin Et-Takvim adlı kitabında dediği gibi arapçada na't (sıfat) cümlede mastar olmadan gelmez. Ayette “imanen” şeklinde mastar olmadığından “kamilen” şeklinde sıfat gelmez. Dolayısıyla  «Kamilen» (tam olarak) sıfatı varmış gibi gösterilemez. Ancak ayette mastar olursa sıfat varmış gibi gösterilebilir. Böyle olsa  bile ayetin zahiri manasını sebepsiz terkedip ayette olmayan kelimeleri eklemek caiz değildir.
       2 - Fıkıh Usulü Ve Kaideleri Açısından: Amm (genel) olan naslar ancak ayet, hadis veya icma ile tahsis edilir. Kıyasla tahsis edilmez. İmam Fahreddin Razi ([5]) bu ayet hakkında şöyle diyor: Bu ayetin hükmü geneldir. Kıyasla tahsis edilmez. Ve ayetin zahiri hükmünden başka hüküm verilemez. Bu ayetin verdiği hüküm gibi çok kesin hükme Kur'an'da çok az rastlanır. Ayetteki genel olan hüküm «İman etmiş sayılmazlar»dır.
       3 - Nassın Siyakı Açısından: Nasda geçen «iman etmiş olmazlar» sözünü  «tam iman etmiş olmazlar» diye tefsir etmek nassı bozar ve manasını çirkinleştirir. Çünkü ondan önceki ayetler bu ayetin manasını apaçık bir şekilde desteklemektedirler. Bu mana ise şöyledir: Ya Allah'ın ve rasulünün şeriatine muhakeme olmak ki bu imanın ve islamın kendisidir ya da onların dışın
daki şeylere muhakeme olmak ki bu da küfrün ta kendisidir.

Allah (c.c) bundan önceki ayetlerde imanın ve İslam'ın sınırlarını belirleyerek şöyle buyuruyor:
       
       «Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, rasule itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer birşeyde çekişirseniz  Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız onun çözümünü Allah'a ve rasulüne bırakın. Bu en hayırlı ve netice itibarıyle en güzeldir.»   (Nisa: 59)

İbn-i Kesir bu ayetin tefsirinde şöyle diyor:
       «Bu ayet apaçık bir şekilde; ihtilaf vukuunda Kur' an'a ve sünnete muhakeme olmayan kişinin Allah'a ve ahiret gününe iman etmediğini gösteriyor.» İbni Kesir (r.a)'in sözünü görüyor musun? Ne kadar  imanlı olduğunu iddia etse de Kur'an ve sünnete muhakeme olmayan kişinin imandan çıktığını söylüyor. Dolayısıyla ondan sonraki ayet bu meseleye ihtilafa mahal bırakmayan kesin bir hüküm getirmektedir. Yani; iman iddiasıyla beraber Kur'an ve sünnetin hükümlerini bırakıp başka hükümlere başvurmak yalan bir iddiadan başka birşey değildir.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
       
       «Ey Muhammed! Sana indirilen Kur'an'a ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Reddetmekle emrolunmuşken tağuta muhakeme olmak istiyorlar. Oysa şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak istiyor. Onlara: «Allah'ın indirdiğine (kitaba) ve rasule gelin (onlara başvuralım)» denildiği zaman münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.»  (Nisa: 60-61)

       Bu ayetlerden anlaşılıyor ki; tağuta muhakeme olmak ile Allah'a iman birarada bulunamaz. Böyle bir iddia geçersizdir. Çünkü tağuta muhakeme (Allah'ın kanunlarından başka kanunlara muhakeme) iman değildir. Sapıklığın ta kendisidir. Allah (c.c) bu ayetin devamında; Allah'ın şeriatine muhakeme olmamanın ve muhakeme olmak isteyenleri engellemenin, kalbinde iman olmayan münafıkların sıfatlarından olduğunu bildiriyor. Daha sonra gelen ayette de Allah (c.c), rasullerin yalnız tebliğ için değil, hem tebliğ etmeleri, hem de kendilerine itaat olunmaları için gönderildiklerini belirtiyor.

       «Biz rasulleri Allah'ın izniyle kendilerine itaat edilsin diye gönderdik.»  (Nisa: 64)

Sonra,

       «Hayır Rabbine andolsun ki aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin etmedikçe, sonra haklarında verdiğin hükümden dolayı kalplerinde bir sıkıntı duymadan kabul etmedikçe iman etmiş olmazlar.»    (Nisa: 65)

       ayeti tam yerinde geliyor. Nefislerde hiçbir tartışmaya mahal bıraktırmayan bir hükümle geliyor. İşte bu hüküm; İslam şeriati dışında başka kanunlarla muhakeme olan kimsenin imanının sözkonusu olamayacağı gerçeğidir. Bütün bu anlatılanlar ve zikredilen alimlerin yasama sultasına ilişkin izahlarından sonra şu gerçek apaçık olarak ortaya çıkmaktadır; İslam'ın dışındaki tüm idari nizamlar, hayat sistemleri küfürdür, tağutidir, çağdaş tağutları temsil etmektedir. Onları inkar etmek, tekfir etmek,  tanımamak  ve onlardan uzak durmak gerekir. Aynı şekilde onları destekleyenler de tekfir edilip reddedilmelidir.
       Şu apaçık bir gerçek ki; Kur'an ve sünneti bırakıp insanların hayatlarını düzenleyen beşeri mahreçli kanunları her kim  vaz'eder, va'zedilmesine katkıda bulunur, yasalaştırır,  tatbik eder ve reddetmezse kafirdir.
       Bu durumda yasama meclisi (ki teşrii de bulunur) yasamayı tasdik eden parlamenterler, uygulama safhasına koyan yürütme organları (ki bakanlar bu çerçevededir) ve yürütme organı başkanı, yürütme organının yapısı içinde yer alan hakim ,savcı ve avukatlar, yine bu kanunlara dayanarak soruşturma yapan istihbarat ve güvenlik kuvvetleri ve kafir sistemi koruma ve kollamayla görevli olanlar  kafirdirler.
       Halka gelince, her kim böyle birşeye rıza gösterir ve inkar etmezse, nemelazımcı bir tavır takınırsa kafir olur. Çünkü bu insanlar küfrün tahakkümüne rıza göstermekte, İslam şeriatının kaldırılmasına, uygulanmamasına ilgisiz kalmaktadırlar. Hatta bazıları müslüman olduklarını iddia etseler bile. Onların kafir oluşu tağutu inkar etmemelerinden kaynaklanmaktadır.
       İşte İslam alimlerinin görüşleri budur! Evet, Allah'ın kitabı ve rasulünün sünneti dışında ister yargılayan (hüküm veren), ister yargılanan (muhakeme olunan) olsun Allah'ın hükmü dışında bir hükme razı olan, bu hükmü kendi rızası ile kabule yanaşan veya reddetmeyen kesinlikle kafirdir. İster fert, ister devlet olsun hukuki, iktisadi, içtimai ve siyasi bir konuda Allah (c.c) ve rasulünün (s.a.s) şeriatı dışında adı ne olursa olsun, herhangi bir şeriata (kanuna) muhakeme olmaya rıza gösteren başka bir deyimle kendi isteği ile muhakeme olan kafirdir.

Bu konuda önemli bir noktaya değinmek gerekir:
       İslamla çelişmeyen idari kanunları tatbik etmek ayrı, haramı helal, helalı haram yapan kanunları tatbik etmek ayrıdır. Birincisi caizdir, ikincisi ise küfürdür. İslam ile çelişmeyen idari kanunlardan kasıt; haramı helal, helalı haram yapmayan, fertlerin menfaatini ve topluluğun düzenini sağlayan idari kanunlardır. Trafik , binaların şekli, yolların şekli, su dağıtma şekli, mahallede bulunanların kaydedilmesi, işçilerin tanzimi, fabrikalar kurma vb. ve düzenleme gibi halkın genel maslahatına uygun olan ve şeriate karşı gelmeyen kanunları yapmak ve uygulamak caizdir.
Şeyh Emin Şankıtiy şöyle diyor:
       Heva ve heveslerinden kaynaklanan Kur'an'a zıt olan kanunları uygulamak ki bu açık bir küfür ile Kur'an'a ve sünnete zıt olmayan, insanların hayatını düzene sokan kanunları uygulamak arasındaki farkı ayırmak lazım. Kanunlar iki türlüdür: İdari ve şer'i kanunlar. İdari kanundan maksad; İnsanların durumlarını Kur'an ve sünnete muhalif olmayacak şekilde düzenlemektir. Bu gibi kanunların insanlar tarafından konulması caizdir. Sahabeler ve ondan sonra gelen müslümanlar da bunu yapmışlardır. Ömer b. Hattab Rasulullah (s.a.s) zamanında olmayan bunun gibi idari birçok kanunlar koymuştur. Örneğin; Askere katılanlarla katılmayanları tespit etmek için askerlerin kaydedilmesi gereken bir kuruluş kurmuştur. Halbuki Rasulullah (s.a.s) böyle birşey yapmamıştır. Dolayısıyla Ka'b İbn-i Malik ve onun gibi Tebük savaşına katılmayan kimseleri ancak sonra öğrenebilmiştir. Ayrıca Ömer b. Hattab Saffan b. Umeyye'nin evini hapishane yapmıştır. Halbuki Rasulullah (s.a.s) ve Ebu Bekir zamanında  hapishane yoktu. İşte bu gibi İslam'a zıt olmayan ve insanların hayatını düzene koyucu kanunları koymak caizdir. Şeriate muhalif olmayan işçilerin işlerini düzenleyen kanunlar koymak da bunlardandır. Fakat gökleri ve yerleri yaratan Allah'ın şeriatine muhalif bir kanun koymak ve bunu insanlara uygulamak bu gökleri ve yeri yaratanı inkardır, küfürdür. Mirasta erkek ve kızın eşit tutulması, tek hanımla yetinme, boşanma gibi hususlarda yeni kanun koymak, recim cezasını kaldırmak, hırsızların elini kesme cezasını değiştirmek ve bunun gibi şeriatte bulunan cezaları ortadan kaldırmak ve bu cezalar hakkında: «Artık bunlar zamanımıza uymaz» demek gökleri ve yeri yaratanı inkar etmek demektir. Böyle yapmak Allah'ın koyduğu nizama başkaldırmaktır. Halbuki Allah (c.c) insanların maslahatını en iyi bilendir. Teşri konusunda Allah (c .c) ortaktan münezzehtir.
Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

       «Yoksa onların Allah'ın dinde izin vermediği birşeyi onlara meşru kılacak ortakları mı vardır?»  (Şura: 21)

       «De ki: «Allah'ın size indirdiği rızkın bir kısmını haram bir kısmını helal kıldığınızı görmüyor musunuz?» De ki: «Size Allah mı izin verdi. Yoksa Allah'a karşı yalan mı uyduruyorsunuz?»  (Yunus: 59)

       «Diliniz yalana alışmış olduğu için herşeye bu haram, bu helal demeyin. Zira Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah'a karşı yalan uyduranlar ise şüphesiz saadete erişemezler.»  (Nahl: 116) (Edvaül Beyan c: 4 s: 84)

       Günümüzdeki bazı kişiler şöyle diyebilirler: «Bizim yaşadığımız devlette şeriat hakim değildir. Eğer tağutun mahkemesine başvurmazsak hakkımızı alamayız. Hakkımızı almak için tağutun mahkemesine başvurabiliriz.»
       Bu gibi kişilere şöyle denir: «Birisi sizden hakkınızı alsa ve: «Bana namaz kılmadan hakkınızı alamazsınız» dese ve siz bu hakkınızı almak için ona namaz kılsanız Allah katında müslüman kalabilir misiniz?» elbette: «Kalamayız» diyeceksiniz. Çünkü; namaz ibadettir. İbadetler de yalnızca Allah'a  yapılır. «Başkasına namaz kıldığımızda onu ilah seviyesine çıkarmış oluruz» dersiniz. O halde düşünmez misiniz ki acaba Allah tağutun mahkemesine başvurulduğunda kafir olunacağına dair niçin hüküm vermiştir?
       Tağutun mahkemesine başvurulduğunda sadece Allah (c.c)'a ait olan hüküm verme yetkisinin Allah (c.c)' dan başkasına verilmesi sözkonusudur. Çünkü hüküm vermek yalnızca Allah'a aittir. Allah sadece kendi hükmüne itaat edilmesini emretmiştir. Kendi hükmünden başkasına itaat edenlerin kimin hükmüne itaat ediyorlarsa ona ibadet ettiklerini apaçık bir şekilde: «Hüküm vermek yalnız Allah'a aittir. Kendisinden başkasına değil yalnız O'na kulluk etmenizi emretti.»  (Yusuf: 40) ayetinde bildirmiştir. Öyleyse her ne kadar kalben tağutu sevmediğinizi ona düşman olduğunuzu iddia etseniz bile hareketiniz bunu yalanlamaktadır. Zira gerçekten tağuta düşman olmuş olsaydınız ve de onu kalbinizle inkar etmiş olsaydınız ister hakkınız gitsin ister gitmesin tağutun mahkemesine başvurmazdınız. Mesele hak-hukuk meselesi değildir. Mesele yalnız Allah (c.c)'a ait olan hüküm verme yetkisinin Allah'tan başkasına verilmesi meselesidir. Bu ise şirkin ta kendisidir. Allah (c.c) Nisa: 60'da tağuta muhakeme olmayı isteyenlerin iman iddialarının geçersiz olduğunu ve şeytanın onları: «Tağuta muhakeme olmayı istediğiniz halde müslüman, mü'min kalabilirsiniz» diye vesvese vermek suretiyle derin bir sapıklığa saptırdığını bildiriyor.

Muhakeme olma konusunu bu şekilde işledikten sonra, şimdi de kitap ve sünnetin dışında herhangi birşeyle hükmedenin durumunu inceleyelim.


[1]  Takıyyuddin Ebu’l Abbas Ahmed b. Abdil Halim b. Abdis-selam İbn-i Teymiye: Harran’da H. 661 senesinde doğmuştur. 6 yaşında Şam’a gitmiştir. Hanbeli alimlerindendir. Şam’da H. 728 senesinde vefat etmiştir.
[2]  Ebu’l Fida İsmail İmadud’din b. Ömer b. Kesir b. Zer El-Kureşi: Busra’ya ait Mecdel köyünde doğmuştur. Sonra Şam’a gitmiş ve orada H. 774 senesinde vefat etmiştir. İbn-i Teymiye’nin talebesi ve hanbeli alimlerindendir.
[3]  (Yes’ak: Cengizhan’ın Kur’an, Tevrat, İncil ve Kendi düşüncesinin bir sentezi olarak ortaya koyduğu bir yasadır.)
[4] Ali b. Ahmed b. Said İbn-i Hazm El-Endelüsi: Endelüs (İspanya’da)’de bulunan Kurtuba şehrinde H. 383’de doğmuştur.
[5]  Muhammed b. Ömer b. El-Hüseyin b. Ali el-Kureşi Et-Teymi El-Bekri Et-Tabiristani: H. 543’te Rey şehrinde doğmuştur. Şafi alimlerindendir. H. 606 yılında vefat etmiştir.
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: BELKİ ARADIĞIN BURADADIR BU SAYFAYADA MUTLAKA BAK ->
Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us
{{ BAĞLANTILAR }}
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
e-posta
enfal
Yazitepe
islamiyet
sevay
turk federasyon
hayrabolu
m.e.b
pepenero oyunlar
turksultans
ssk okm. randevu
artislamic
Lalegul fm
sevde.de
muslimte@m
basortusu.net
Dinisayfalar.com
Banaz net
TC Kimlik No
Dini sozluk
Evliyalar ansiklopedisi PDF
Turkiye cocuk dergisi
Mandalina tv cocuklar icin
Yemek zevki dergisi
{{ SON YAZDIKLARIM }}
40 Hadis
Salavat
Kadının yakınlarıjı ziyaret hakkı
Kadınlarda musafaha
Kadınlarla ilgili bazı genel bilgiler
Karı koca arasında hukuk
Karısını dövme hakkı
KARISININ GAYR-I MEŞRU OLARAK YAŞADIĞINI BİLEN KİMSE NE YAPMALID
Karma oturma
Kaşları aldırma
Kayın pedere hitab tarzı
Kötü akraba ile ilişki
Kına yakmak
KIZ VE ERKEK İÇİN EN MÜNASİP EVLENME YAŞI NE OLMALIDIR? EVLENİLM
Kocanın amcasının mahremlik düzeyi
Kürtaj
Kürtajın dini hükmü
Leben-i fahl (süt baba)
Lohusalık
Lian
Livata
Makyaj (süslenme ve kokulanma)
Masada yemek yemek
Matem
Mehir
Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us
{{ Şehr-i Ramazan }}
Image Hosted by ImageShack.us
{{ BİZDEN HABERLER }}

MÜJDE


Lalegül fm artık blogumuzda yayınlanıyor. lalegül fm editörlerine yapmış olduğumuz ricalar sonuç verdi artık sizlerde cübbeli ahmet hocamızın sohbetlerinden mahrum kalmayacaksınız c.tesi günleri saat 21:00-23:00 saatleri arasında gönül sohbeti adı altında yapmış olduğu programı sitemiz üzerinden dinleyebilirsiniz lalegül fm çalışanlarına buradan selamlar Allah binlerce kez razı olsun
{{ VEDA HUTBESİ }}

Veda Hutbesi

Bismillahirrahmanirrahîm

EY İNSANLAR!
Sözümü iyi dinleyiniz.Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedi olarak bir daha birleşemeyeceğiz.

İNSANLAR!

Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur.

ASHABIM!

Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hal ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin! Olabilir ki bildiren kimse, burada bulunup da işitenden daha iyi anlıyarak muhafaza etmiş olur.

ASHABIM!

Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin. Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Lâkin borcunuzun aslını vermek gerektir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Allah'ın emriyle faizcilik artık yasaktır. Cahilliyetten kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım fâiz de Abdulmuttalib'in oğlu (amcam) Abbas'ın faizidir.

ASHABIM!

Cahilliyet devrinde güdülen kan dâvâları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib'in torunu (amcazadem) Rebia'nın kan davasıdır.

İNSANLAR!

Bugün şeytan sizin şu topraklarınızda yeniden tesir ve hakimiyet kurmak gücünü ebedi suretle kaybetmiştir. Fakat siz; bu kaldırdığım şeyler dışında, küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız!

İNSANLAR!


Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah emaneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzeridne hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki

hakkınız, onların, aile yuvasını, hoşlanmadığınız hiçbir kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer razı olmadığınız herhangi bir kimseyi aile yuvanıza alırlarsa, onları hafifçe döğüp sakındırabilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, memleket göreneğine göre, her türlü yiyim ve giyimlerini temin etmenizdir.


MÜ'MİNLER!


Size bir emanet bırakıyorum ki ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanet Allah Kitabı Kur'andır.

MÜ'MİNLER!

Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman müslümanın kardeşidir, böylece bütün müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz başkasına helal değildir. Meğer ki gönül hoşluğu ile kendisine vermiş olsun...


ASHABIM!

Nefsinize zulmetmeyiniz. Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır.

İNSANLAR!

Allah Teala her hak sahibine hakkını (Kur'an'da) vermiştir. Varise vasiyet etmeğe lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden için mahrumiyet vardır. Babasından başka bir soy iddia eden soysuz, yahut efendisinden başkasına intisaba kalkan nankör, Allah'ın gazabına, meleklerin lanetine ve bütün müslümanların ilencine uğrasın! Cenab-ı Hak, bu gibi insanların ne tevbelerini, ne de adalet ve şahadetlerini kabul eder.

İNSANLAR!

Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz Âdem'in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Allah yanında en kıymetli olanınız, O'na en çok saygı göstereninizdir. Arabın Arap olmayana -Allah saygısı ölçüsünden başka- bir üstünlüğü yoktur.

İNSANLAR!

Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?

"-Allah'ın elçiliğini ifa ettin, vazifeni yerine getirdin, bize vasiyet ve öğütte bulundun diye şahadet ederiz." (Bunun üzerine Resûl-i Ekrem mübarek şahadet parmağını göğe doğru kaldırarak sonra da cemaat üzerine çevirip indirerek şöyle buyurdu.)

Şahid ol yâ Rab!

Şahid ol yâ Rab!

Şahid ol yâ Rab!

Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us
{{ BİR HADİS }}
{{ BOYKOT }}

Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us

En Üste Dön